Perşembe, Temmuz 26

"acelen varsa ne işin var datça'da?"


Ablamın hep anlattığı bi dantel hikayesi vardır, benim muhtemelen "aa bu annem bu da babam olsa gerek" modunda takıldığım, ablamın da bebeklikten çocukluğa geçtiği zamanlara dair. Halihazırda 1 ay evvelini kati surette hatırlayamayan ben, tabi ki bu hikayeyi de hatırlamıyorum ve kati surette hiçbir şeyi unutmayan ablam aralıklarla her anlattığında bi öncekini unuttuğum için yeniden şaşırıyorum. 
Eline tığ almasının mucize sayıldığı miniminicik bir bebedir kendisi, ama o tutmuş dantelden bi örtü yapmıştır! Aynı anda hem şaşkınlık hem de sevinçle karşılanan dünyaya henüz yeni gelmiş örtücük, bi göbeklerinin mutlak surette bi şamana dayandığına inandığımız babanem ve kız kardeşlerinin elinde bulur bi anda kendini! Bakmak için değil tabi ki! Mini mini elleriyle ördüğü dantelin, nazarlara gelmesin diye, dualarla o dönem her evde bulunan demir bir soba küreği içinde yakılıp, evin dört bi köşesinde dumanının gezdirilmesini doğal olarak anlamayan, şaşkın bakışlarla izler mini mini ablam! 
E tabi ki o sıra kendine "acaba suç mu işledim de yakıyorlar?" sorusunu soran bu kadar körpe bi zihin "hadi getirin tığımla ipimi, yenisine başlıyorum!" dememiştir! Eli biraz ürkmüş ama içindeki tığ ve dikiş iğnesi aşkı körelmeyip galip gelmiş ve bu aşk elişi seven çocuk yazımdan hatırlanabileceği üzere abla tarafından kardeşe de bulaştırılmıştır.
Bu sebeptendir ki ablam her türlü elişini canı istemiyorsa reddedebilir ama bu acaip anısına rağmen içinde dikiş iğnesi ve tığ olan bir işi kolay kolay reddedemez!
  
Yıllık iznin bi haftasını akçapakçasında geçirecek olan bu blogçu "fırsat bu fırsat yeni yeni neler yapsam ki?" diye kıvranırken, balkonun perdesi açık kaldıkça salonun karşı apartmanın balkonundakilerce boydan boya görülmesinden hazzetmeyen blogçunun aplası bi fikir ortaya atar: "buraya sineklik alalım!"  Aplasının tığ ve dikiş iğnesi zaafını bilen ve aralıklarla aplanın bu zaafını kullanan blogçunun aradığı fikir ayağına gelmiştir; "hadi buraya datça oyalarından biz sineklik yapalım!" Sene boyunca deli yoğun temposu nedeniyle hacamat olmuş apla tabi ki kabul eder tığla oynayıp rahatlama fırsatını!
İlham kaynağı aslında datça'nın sokaklarında datçalı kadınların yapıp, fotodaki gibi segilere asıp sattığı datça oyasıdır ve aklında o oyayı yapma isteğinin olduğundan ablası sineklikten bahsedene kadar blogçunun da haberi yoktur!
Önce annenin senelerdir "yapıcam" diye diye sakladığı kırkyama kumaşlarından kumaşlar seçilir ve yaklaşık 3.5x3.5 boyutlarında kare kumaşlar kesilir. Annenin el işlerinde kullandığı boncukları da hemen ortaya serilir! Yoğun ısrar ve yalvarışlarla anne de çeteye dahil edilir, balkonda akçapakçanın tatlı esintisinde çaylar yudumlanarak başlanır! Tabi süper aklına güvenen blogçu elindeki mevcut örneğe bakmadan başlayıp çetenin diğer üyelerini de yanlış yönlendirdiği için yaklaşık 150 kadar oya yanlış yapılır ama farkedilince "arada kaybolur yaa" denilerek doğru hali yapılmaya devam edilir!
İşte doğrusu budur:
  
Hazırladıkları oyaların sayısı yaklaşık 450'ye ulaşan çete "vakit bu vakittir vre bacılar, davranın tığlarınıza!" der ve oyaları ipe dizmeye geçerler! Blogçunun oyalara güveni o kadar tamdır ki, her elişinde aklında olan "ben bi canavar mı yaratıyorum?" kaygısı yoktur bile! Ama bu blogçu ve ablasının her biten salkımı perdeye iğneleyip, evdekileri ve eve misafirliğe gelen ahaliyi "nasıl oldu?" sorularına boğmasına tabiki engel değildir!
Oya salkımları artık birlik olmaya başladığında evden sevinç kikirdemeleri ve de fotoğraf makiası kliklemeleri yükselir!
 
İlk başta salkımların neyle asılacağına kafa yorulur, hatta bi ahşap babaya zımparalatılıp boyatılır ama tam "darbeli matkabı da nerden bulucaz şimdi?" soruları sorulurken blogçunun aplası ve annesi tarafından beyin fırtınası yapılarak, blogçunun babasının balık odasındaki storun plastiğinin aşırılıp kullanılmasına karar verilir. Darbeli matkap aramaktan kurtulan, odasındaki perdeyi de hiç umursamayan blogçunun babası yapılan işi beğenmiş olmasının da katkısıyla hemencecik takar mekanizmayı kapının üstüne!
Tabi bu arada salkımların üretim işi de tüm hızıyla devam etmektedir. kızlarının pürtelaş ellerinde tığlarla, dikiş iğneleriyle işlediklerini gören anne "benim kızlarım bulgurluya gelin gitcekler, benim kızlarım bulgurluya gelin gitcekler" diye diye kikirdeyerek dolaşır ve elleri oyadan başka iş tutamayan kızlarını besler! Ve sonunda 750 civarı oyayla tamamlanan datça oyalı sineklik biter! Kızçeler erer muradına, anneyle baba çıkar kerevetine...
dipte itiraf: hani o "arada kaybolur yaa" denilerek yapılan yanlış oyalar vardı ya, heh salkımlar bitti onlar bitmedi iyi mi! :))

dipte püf: biz evdeki artık kumaşları kullandık ama annemin tespiti üzerine kesilince saçaklanmaması ve daha edepli durması için jarse kumaş kullanmak gerekliymiş!

dipte hayal: böle koocoaaa balkonlu bi evim olsun, balkonumun koca bi kenarı böle datça oyalarıyla dolu olsun, rüzgar essin, salkımlar sallansın, rengahenk oyaların arasından güneş süzülsün, dünyalar benim olsun!

dipte başlıktan not: zamanın mümkünse hiç akmak istemediği yerlerden biri bence datça, acelesi olmayan insanlarla acelesi olmayan bi mevsimin beldesi. öyle ki güneş yılın 330 günü kalıp, gitmek için hiç acele etmiyor. hatta süs diye satılan taşlarının üzerinde yazıyor "acelen varsa ne işin var datça'da?" diye. 

Salı, Temmuz 24

çerçeveler deniz kokar mı?

İşte çok möhöm bi soru, koku nasıl bi algıdır? Mesela bazen bi kokuyu sıklıkla duyduğumuz bi yer zihnimize öyle bi kazınır ki, her o kokuyu duyduğumuzda o zamana döneriz. Ya da bazen bi anı öyle canlıdır ki o anıyla birlikte zihninizde yer edinen nesneleri her gördüğünüzde ordaki kokuyu duymuş gibi oluruz.
Böle uzun uzadıya nereye gelicem di mi? Şöle ki benim canım ciğerim gözbebeem çerçevelerim her görüşümde bana "kara kış gününde zatürre mi olucam acaba buralarda?" sorularım eşliğinde dalgalarından kaça kaça tahtalarımı topladığım karadenizimin buram buram yosunlu kokusunu, biraz da rüzgarın taşıyıp dudağıma yapıştırdığı tuzunun tadını getiriyor!
Aslında teeee şubatta yapmaya başladığım tamamlanamayan işlerimden gibi görünen çerçevelerim biteli çok zaman oldu, ama bir süredir alnımın üstünde "zihnimi-fikrimi-vaktimi-enerjimi yüksek lisans başvuruları münasebetiyle kaybetmiş bulunmaktayım, hükümsüzdür" ibaresiyle gezdiğim için bir türlü bloğa giremedim! İşte burdalar:
Kesilip biçilip yapıştırılıp boyanıp cilalanıp kurutuldular önce çerçevelerim. Bu arada mavi çerçeveme kardeş yeni bir mor çerçeve de eklendi!
Çerçevelerimin ön yüzünde cam-mış gibi davrabildiği ve de hafif olduğu için kalın bi asetat kullanmayı tercih ettim. Tabi ki hiç bir -mış gibi sahicisi gibi olamaz ama asetat yeteri kadar iyi oldu bence. :)
Yine hafifliği ve uygulama kolayllığı yüzünden çerçevenin arkasını kapatmak için mantar-mış gibi davranan 2-3 mm'lik yapay mantar kullanmayı seçtim bu sefer de!
Çerçevemin asma kısmına denk gelecek kenarda küçük bi çentik açıp, kurdeleyle askı yerini, diğer kenarlarında 2-3 santim genişliğinde -ön görünümü bozmamasına dikkat ederek- parçalar bırakıp kapağını hazırladım. 
Ta daaaaa:
dipte bahtiyar not: Kendileriyle yaşamaktan o kadar memnunum ki, bir seri çerçeve siparişi veren anneme rağmen henüz kendilerini akçapakçama taşımadım bile! 

dipte yeni müjdeli not: yüksek lisans başvurumu yaptım, kabul de edildim!  

dipte teçhizatlı not: türlü çeşit bıçaklarla kesmek zor olunca gittim kendime kıl testere bile aldım! savulun kesmesi zor tahtalar, kaçışın saçma bıcaklarla kesilen tahtaların saçma gıcırtıları! müfettiş gadget gibi geliyorum!

Pazartesi, Haziran 11

tiniminihanım'ın elbisesi

benim tiniminihanım teleponumun çiçekli elbisesiı mi varmış! aman da aman!

Çarşamba, Haziran 6

çarparım, cin olmadan adam çarparım!

Huyumdur boyumdan büyük işlere kalkışmayı severim!  Elimin hamuruyla anne işine karışıp hezimetle oturmuşluğum da çoktur tabi de genelde ilk seferde acemi şansının nasiplenicisi olurum!
İşte yine böyle bir macerada, daha çilek reçeli bile yapmamışken kendimi turunç reçeli yaparken buldum! Tabi bu reçeli düzenli olarak yapan insan kişilerinin karşısında saygıyla eğildim! Ne kadar uzun, ne kadar zahmetli ve de ne kadar lezzetliymiş!
Tabii ki bol bol blog okudum yapmadan önce, haddimi en azından o kadar bildim. :) Nursen Doğan , Yemek ve Biz ve  SinekSekiz blogları çok çok yardımcım oldular!
Önce tariflerdeki gibi turuncun dış kabuğunu ince rendeyle temizledim. Bendeniz rendenin en ince kısmını geç farkettiğim için biraz fazla rendeledim sanırım ama lezzetini pek etkilemediğine göre çok da öğütmemişim demek ki! Meğersem rendenin ennn bi ince kısmı varmış! Mutfak robotu dönemi çocuğu olunca böyle oluyo demek ki!
Bi güzel dilimledim.
Beyazlarını da biraz biraz incelterekten ipe dizmeye hazır hale getirdim!
Yuvarlaya yuvarlaya ipe dizdim!

Yaparken ne kadar çok olduklarını farkettim tabii! Hem "ilk denemeden hepsini heba etmeyeyim" hem de "kim yiyecek bu kadar çok reçeli?" diyerekten 2 koca iplik yani yaklaşık 7-8 adetlik turuncu kabuğumu ayırıp geri kalan kısmını mutfağa kuru biberlerimizin yanına astım!
İpte yuvarlaklı kabuklarımı 24 saat boyu suyunu değiştire değiştire beklettikten sonra bol suda 3 defa kaynatıp kaynatıp süzdüm.
Haşlanan kabuklarımı bezlerle kuruladıktan sonra galiba 3-4 bardak suya 4 bardak şeker katıp karıştırıp turunçlarımı içine saldım!
Ölçüm galibalı çünkü bünyem o kadaaaaar çok şeker konmasını bi türlü kabul edemedi ve sanırım hiç bi ölçüye uymadım! Araya giren ispanyolca sınavı, kurslar, ales yüzünden de bi türlü fırsat bulup yazımı yazamadığım için neyi ne kadar koyduğum, ne yapıp ne ettiğim kafamdan kuş oluuup uçtu! Şükür ki yukardaki bloglarda ince ince tarifler var!
Turunç kabuklarım kaynaya kaynaya şeffaflaşmaya başlayınca yarım limonun suyunu da ilave edip bi taşım daha kaynatıp kapattım!
Az biraz soğumalarını fırsat bilip iplerinden çıkardım, kavanozladım, kaseledim! Evet çok yoruldum, hatta bitap düştüm! Ama bi tanesini ağzıma atınca parmaklarıma batan iğneleri, turunç suyunun yakıp kavurduğu ellerimi, ellerimdeki turunç lekelerini, mutfakta biriken bulaşıkları, yoruluşumu, hepsini heeepppsini unuttum!
E tabi cin olmadan adam çarpmaya çalışan ben, turunçlardan arta kalan rendelenmiş kabuklara ve de turuncun suyuna da kıyamadım! Kabuklarımı kurutup kışın gelecek griplerle savaşmak için ıhlamur katkısı olarak sakladım. Ayrıca ipteki turunçlar ve rendelenmiş turunçlar kururken ev bildiğin nefis koktu! ııımmhhh!
Suyunu da yine blogda okuduklarım gibi kaynata kaynata turunç ekşisi yaptım! Ama itiraf ediyorum o kadar ekşi ve acı birşey ki ilk denemeden sonra bir daha cesaret edip kullanamadım! Ayvalık'tan aldığımız şişede o kadar güzel durdu ki kullanmadığıma dertlenmedim bile! :)
dipten kum çıkarmalı not: bittabi istanbul'da turunç bulmak mümkün değil. Kaş'taki arkadaşım bize kooca bi koli yaparaktan yolladı turunçları! Ve hatta ben o kocaaa koliyi taşırken böbreemdeki kumları hoooplatıp yatak döşek oldum! İşbu reçelde evde yatarken fırsattan istifade yapıldı! yani turunçlar kendi reçel yapma vakitlerini ayarlayaraktan geldi!

dipte zaman ölçekli not: hem hasta hem de acemi olduğumdan tabi ki tüm bu işler tek günde yapılmadı! yaklaşık 3 günümü aldı! Böylece artık deneyimle sabittir ki rendelenip ayıklanmış kabukları ipe dizmeden buzdolabı poşetinde 1 gün bekletebiliyomuşuz!

dipte az şekerli kekli not: ilk yaptıklarım bittiğinde o dönem şansımıza adana'ya giden arkadaşımız gülseren'in getirdiği turunçları reçellerken şekeri daha da az kullandım. Evet daha hafif oldular ama turunçlar şekerleme kıvamına gelemediği için biraz dağıldılar! Dağılan turunçlardan çok güzel turunçlu kek oldu!

dipte kuru not: ipte dizili turunçları da denedim tabii ben bu arada! üzerinden aylar geçince de olabiliyorlarmış!

dipte içten teşekkürlü not: kaş turunçlarının tedarikçisi özcan'a, adana turunçlarının tedarikçisi gülseren'e çok çok teşekkür!

dipte müjdeli not: işte tam da bu yazıyı yazarken alesten 70,2 aldığımı öğrendim! mutluyum!

Cuma, Şubat 17

eksik tahtalar / yapıjjamm diye bağırırım bölüm 4

günlerden tatil, montlardan kalın, mevsimlerden dalgadır!
Bu blog kişisi parlayan kentin birinde en bi kalınlarını giyinip, incelemeye bayıldığı 10marifet sitesinde gördüğü ve heveslendiği Dallardan Çerçeveye elişinde kullanılmak üzere dallarını toplamak için kendini sahile atmaya hazırlanır.Sıkı giyinmek şarttır, malum kara kara denizin poyrazı insanı delikli peynirlere çevirebilir! Hummalı hazırlığı gören blogcunun annesi sorar tabi "Nereye?" blogcunun cevabı kendine göre basit, sıradan ve anlamlıdır. "Sahile tahta toplamaya gidiyorum" Annenin tabi ki daha anlamlı ve can alıcı bi cevabı vardır: "Ne oldu, tahtaların mı eksildi?" Blogcu kızını çookk çok iyi tanıyan bu annesine derin gülücüklerini sunar ve koşaraktan sahiline gider!
Koca koca dalgalarla kaçma kovalamaca oynayaraktan ve de çevre halkının "deli mi bu?" bakışları altında gereken tahtalarını toplar. Bu arada kış günlerinde el cebe gittikçe mutluluk versin diye güzel bi istiridye kabuğunu da montunun cebine atar.
Tüm o kıyafetlerden koşaraktan geçip insanı delik deşik eden soğuğa artık dayanamayacak hale gelince de koşaraktan eve kaçar!
Annenin, babanın, ablanın "biz galiba bu çocuğun bişeyini eksik kattık, çocuğu deli yaptık!" bakışlarının arasında muazzam ve sinir bozucu gıcırtılar yaratarak, tahtalar küçümen testereyle yaklaşık eşit uzunluklarda küçümen parçalara ayırır!
Kalın bi maket kartonundan altlığını hazırlar, tahtacıklarını sıcak silikonla altlığına yapıştırır. Klasik huyu olan yaptıklarından süphe etme işkencesi ve "Allah'ım ben bi canavar mı yarattım?" hesaplaşmasından kurtulmak için de tüm aşamalarda "Nası oldu, nası oldu?" sorularıyla ev hallkını canından bezdirir. Ama işin güzel olup olmadığını annenin el koyup koymama kararıyla belirlenecektir.
Blogcu, kaplama işini bitirince ve gerekli mercilerden ilk onayları alınca, ilişiğinin bulunduğu her evde muhakkak ki bulundurduğu bi suluboyanın çağrısına karşı koyamaz ve denizden armağan tahtalar deniz rengine boyanır!
Sevgili deniz kokan çerçeve güzellik uykusunu alması ve gerekli istirahatlerini yapması içün yalnız bırakılır.
Sabah olanda uyandırılır ve cilalanarak gerekli makyajı yapılır. İşte gerekli onay anneden bu aşamadan sonra gelir. Anne sadece ona el koymakla kalmamış, ayrıca ondan bir seri istemiştir! Hatta tahtaları da anne toplayacaktır!
Fekat zannetmeyin ki bu masal burada mutlu sonla sonlanır! Bu masal blogcu kişisinin henüz bitmeyen masallarındandır. Çerçevenin arkasının nasıl yapılacağı planlanmış ammaa henüz fırsat bulamamıştır.
Dipte gökten üç elmalı not: tamamlanmasa bile ben erdim muradıma siz de çıkın kerevetine!
Dipte hunili not: Bi şeyi herkes öle söylüyorsa öyledir herhal, değil? Ve blogcuya göre ÇOĞUNLUKLA delilik onurlu bir nişanedir!
Dipte en sevilen atasözlerinden bi demetli not: "hep deli, hop deli beşikteki başını sallıyor!"

gel pisi pisi pisi!

Çok kederlenerek söylüyorum, seramik kursum bitti! Kursa başladığım merkez, umduğum gibi de çıkmadı. İlginç bir biçimde 2 ay süresince çalıştığımız seramikler ne yazıkki fırınlanmadı. Şimdi çalışma masamın üzerinde dizilmiş, nefis sıcaklıkla tanışacakları günü beklemekteler.
İşin iyi tarafı, seramikle sonunda tanışmış ve de fırınlanmamış bile olsalar beni mutlu eden obcelerimin olmuş olması.
Şimdi gelelim işin teknik kısmına: biz 2 ay boyunca üç yöntem  denedik. İlki en basit metod olan çocukluğumuzdan beri yaptığımız belli bir çamur öbeğini elle şekillendirerek yaptığımız seramikti ki onu zaten paylaşmıştım. İkinci tekniğimiz sucuk yöntemiydi. 3.sü de plaka yöntemi ama henüz onun yaptığım vazomu fotolama şansım olmadı. :) İşte bu sucuk yöntemi:
Tuvalin iç tarafını kullanıp hamuru merdaneyle açtık. Tuvalın faydası çamurun et kalınlığını, çerçevesi yardımıyla tek bir ölçüde sabitlemesi. Açma işi tamamlanınca hamuru tuvalden çıkartıp, eşit ölçülerde şeritlere böldük ve bu şeritleri tezgah üzerinde yuvarladık. Sonra bir taban çamuru hazırlayıp, birleşim yerlerini önce çentikleyip sonra, biraz seramik çamuru ve bol suyla yapılan balçıklardan sürerek birleştirdik, iç yüzeyi düzelttik ve yükseltmeye başladık.
İstediğmiz forma ve yüksekliğe gelince son düzeltmelerimizi rötuşlarımızı yaptık.
Sonra kendimize desenler secip, çıktılarını aldık. Desenleri seramiğin üzerine tutturup desenin üzerinden geçerek şekli seramiğe işledik.
Sonra da kağıtlarımızı kaldırıp izlerin üzerinden düzgünce geçip desenleri belirginleştirik ve kurumaya bıraktık.ta daaa:
Dipte mırnav not: pisim bigün olur da fırına girebilirse patlamadn çıkabilir di mi, di mii? çok üzülürüm!

Cuma, Şubat 10

bitmeyen işler prodüksiyon, biten işlerini gururla sunar!

Akçapakçamdaki evimin balkonunda kışın ortasında sıraya dizilmiş olan bu kuzular benim uuuzzun süredir onlarla ilgilenmemi bekleyen cici cici taş kaplamalarım! Sonunda cilalanıp, pırıl pırıl oldular!
diiiip not: bitti miii? bitmedi! bunu yapana arkasından ayrıca tamamlanmayı bekleyen başka obceleri de hediye ediyoruz! En azından bunları kurtardık!

Perşembe, Şubat 9

benim tatlı pampkinim!

Pay dünyasına adım atıp da payların şahına selam vermeden geçilmez değil mi? Tamam kabul ediyorum şeftalilisi, çileklisi ve de özellikle elmalısı candır ama yiğidi GÜldürüp hakkını verelim: Bal kabağı payı hakikaten şah oldu şahmaran oldu mutfağa oturdu!
Bu payla ilgili tek pişmanlığım babam evdeyken kabağı ona kestirip, soydurmamam oldu! O ne çile yarappim ne kadar kas yaptırıcı ve inatçı bir meyveymiş!  Bence işin en zor kısmı buydu zaten :)
Ben tarifi yine instructables 'taki ve nefis tarifler içeren yemek ve biz bloğundaki tarifleri kafama göre karıştırarak uyarladım.Tariflere sadık kalamama gibi bi özelliğim var sanırım. :S
Kabuğun yapımı elmalı pay la aynı. 3 fincan un, 1 fincandan az sıvı yağ (tercihe göre sıvı yağ azaltılıp yerine sanayağ ya da tereyağ eklenebilir) ,yarım fincan kadar soğuk su, 1 çay kaşığı tuz, 2 çay kaşığı şeker ve bir paket vanilin. Hepsini karıştırıp yoğur, 1 saat kadar buzdolabında beklet. Sonra burdaki gibi aç.
Dolgusu biraz daha uğraştırıcı ama çok değil. Çok az şeker ve çoookk az suyla kabakları ezilecek hale gelene kadar pişir, soğut. Sonra her 2 fincan kadar kabak için 2 yumurta (ki bana biiraz fazla geldi, 5 fincan için 4 yumurta kullandım) , 1/2 fincan şeker, 1/2 fincan yoğunlaştırılmış süt (eeeppeeyy bi sütün eeeepeeyy bi kaynatılıp yoğunlaştırılmış hali) 1 tatlı kaşığı tarçın, 1 tatlı kaşığı hindistan cevizi ve bi tutam tuzu karıştır. Orjinal tariflerde yoktu ama ben balkabağıyla fındığın evrensel dostluğuna canı gönülden inandığım için, dolgunun içine iri çekilmiş fındık içi eklerden elimi hiç de korkak alıştırmadım! A tabi bi de itiraf ediyorum buzdolabımın kapağından bana göz kırpan sana yağına karşı koyamayıp biraz da sanayağı kattım.
Sonra bu dolguyu fırın kabına alıp, üzerini alüminyum folyo ile örtüp bi süre pişirdim. Ne kadar süre pişirdim bi fikrim yok. Sanırım kendimi "yumurtalar artık pişmiştir" e ikna edene kadar!
Dolgu biraz soğuduktan sonra pay tepsisinde 2 kabuk hamurunun arasına yerleştirip fırınladım. ilk 10 dakika 240 derecede, sonra bi yarım saat kadar da 200 derecede. Piştikten sonra bi süre buzdolabında bekleyince kesinlikle daha lezzetli oluyor. Bize yine çok apiyetli oldu, size de olsun!
Dipte pay kabuklu not: Aslında gördüğüm hiç bi orjinal pay tarifinde üstü kapalı balkabağı payı yoktu ama ben pay kabuğunu pek seviyorum.
Dipte kabak tadı veren not: dolgu malzememi piştikten sonra fırından çıkardığımda, her yeni bişey denediğimdeki "acaba ben bi canavar mı yarattım?" korkusuyla dolgunun tadına baktığımda , "bu tat bi insanın hayatındaki en önemli lezzetlerden!" dediğimi belirtmeliyim!
Dipte püfsel not: Dolguyu hazırlarken keklerden kalma alışkanlıkla ben önce şeker ve yumurtayı çırptım bi fark yaratıp yaratmadığını bilmiyorum ama yine de söyliyim dedim. 
Dipte atasözsel not: ben yiğidin (kadın ya da erkek) ölünce değil gülünce ne menem bi insan olduğunun anlaşılacağını düşünenlerdenim!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...