sıcak silikon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sıcak silikon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 8

gel vatandaş gel; bilinmez denizlerin kuytu koylarının taşları bunlar!

çalışarak yeteneklerimizi geliştirebileceğimizi (hem de "kesin bilgi" etiketiyle) söylemiştim değil mi? he tamam, üç-beş güne picassoya doğru evrimleşecek değiliz tabi ki. ama biraz mekan, biraz insan çizebilir hale gelebiliriz bence.
mesela ben boyumun posumun ölçüsüne bakmadan, önceki deneyimlerimin desteğini de arkama alarak boyama taşlardan tablo yapma işine giriştim ağustos başında. yaz günü insanın içini pır pır eden "sevgili" temasını da seçip, bol hayalle ve gülücükle yola koyuldum. 
e malum elde, ordan burdan, bissürü denizlerin bissürü koylarından toplanmış taşlar ve de kendi yeni alınmış ama daha hevesi alınamamış akrilik boyalar da var!
ilk işim çerçeve boyutumu seçmek oldu, uzun bir dikdörtgen etkisi istediğim için 25X60 cm boylarında camsız bi çerçeve yaptırdım bauhaus'ta. sonra taşlarımı ortaya döküp film şeridini oluşturacak olanlarını seçtim.
sonra da başladım kurgulamaya ve boyamaya. boyadıkça öğrendim nasıl yapmam, nelere dikkat etmem gerektiğini. 
taşlarımın boyaması tamamlanınca çerçeveye uygun olduğunu düşündüğüm bi yeşile boyadım alt kartonu, sonra başladım taşlarımı yapıştırmaya. ama film şeridi taşlarımın etrafına mozaik etkisini verecek taşları yapıştırdıkça biraz üzülmeye başladım. halihazırda hep yanımda tutuğum, "off bi canavar yaratıyorum!" kaygım, alacalı bulacalı çevre taşlarının boyamalarımı kaybetmesiyle ayyuka çıktı ne yazıık ki... 
ben de grinin birleştiriciline ve de çeşit çeşit denizlerden toplanan güzelim rengarenk taşların affına sığınıp, güzel bi griye boyadım çevre taşlarımı. şükür li tam da umduğum gibi oldu ve desenlerim güzelce ortaya çıktılar.
yerleştikleri duvarda hem çok güzel oldular, hem muttu ettiler, hem de umut verdiler! belki bi gün serinin devamı da gelir, kim bilir? 
heh, işte bunlar da aşama aşama, her bir taşımın boyanışı, ve tabi ki aşama aşama benim boyamayı öğrenişim :) ;






dipte deneyimsel not:önceleri ince siyah çizgileri fırçalarla yapmaya çalışırken, sonra silinmez cd kalemlerini kullandım.ama baktım bu sefer de cilalama aşamasında sprey cd kaleminin dağıltıyor,siyah çizgileri cila kuruyunca  cilanın üzerine yaptım ben de. :)
dipte şarkılı not: çok ama çok güzel şarkı bu! http://www.youtube.com/watch?v=X1JQdS_HC-Y

öğrenmek zor zanaat arkadaş, kesin bilgi!

taş boyamak pek, pek, pek çok eğlenceli, evet. ama her iş gibi sabır gerektiriyor. hele de benim gibi panik halinde her yaptığınızın kötü olacağından kaynaklanarak yapıyorsanız! 
ben her yeni elişimi yaparken (hatta her yemeğimi yaparken) aynı işkenceyi uyguluyorum kendime. iş tamamen bitene kadar dünyanın en kötü şeyini yaptığıma inanıyorum, niyeyse. tabi ki her işim dünyanın en kötüsü olmadığı gibi, en güzeli de olmuyor. :D ama kesinlikle umduğumdan güzel oluyor. belki de işlerimi bitirdikten sonra çocuk gibi sevinebilmem de bundan, beklentim yerlerde...
ama öğreniyorum; hem sabretmeyi hem püf noktalarını hem de yılmadan denemeyi. 
bu bebekler de taş boyamayı öğrenmeye çalışırken, malumunuz eksik hasarlı ve de kusurlular. ama kesinlikle dünyanın en çirkinleri değiller. he bu arada sağ üst köşedeki dalga artığı ağaç kabuğu. deseni biraz gezi günlerinin etkisi :)) rüzgar gülleri ve de masadaki üzümle şarap da bozcaada günlerinin yadigarı, balonlar altında dasn eden çift için çocukluğuma dönemem gerekiyor olabilir, o kısımla yüzleşmeye de henüz hazır değilim  :D 
dipte ağır not: taşlar ağaç kabuğuna oranla biraz ağır olduklarından mıknatıs onları taşırken biiiiraz zorlanmakta. daha yassı ve hafif taşlar tercih edilmeli.
dipte akrilikli not: akrilik boyanın sanırım en sevdiğim tarafı çabuk kuruması ve hata yapılan yerin çabucacık yeni bi katmanla düzeltilebilmesi oldu. malumunuz çaylak hobici=çok hata
dipte tavsiyeli not: hemen boya edinip deneyiniz anacım, pek keyifli. kesin bilgi.

Perşembe, Kasım 7

lokum kardeşlerin hayali deniz sefasına hojgeldiniz!

deniz artıkları şahane şeyler değil mi? dalgalarla işlenmiş, kumla eskitilmiş, güneşle renklendirilmiş...
dalgaların fırlattığı ganimetlere olan sevgim zaten bariz. hepsinin gönlümde yeri ayrı; şekillendirilmiş taşlar, kabukları soyulmuş dallar, deniz kabukları ve kum ve dalgalarla törpülenmiş ağaç kabukları...
bıçakla, çakıyla çok kolay şekillendirilebilir oldukları için deniz atıklarının en keyifli çalışılanlarından olan ağaç kabukları hep ilgi alanımda oldular. hele de "onu bunu boyarım ki" deyip aldığım güzelimm akrilik boyalarım varken ahşap kabukların dokularının ve formlarının cazibesine kapılmamak neredeyse imkansız oldu!
ben boyaların ve ahşap kabuklarının cazibesiyle uğraşmaktayken, ablam da malta'da ingilizcenin ve maltanın yeni yeni insanlarla tanışmanın cazibesine kapılmaktaydı. o sırada akdeniz, deniz güneş fikri benim de iliklerime kadar işlemiş olacak ki boyama deneyimim sırasında ortaya çıkan imajlar da tatil fikri üzerine oldu. deniz kenarında miniminnavık bir şemsiye altında güneşlenen renkli mayolu "lokum kardeşler" bu çalışmanın ana kahramanı oldular :)
ağaç kabuğu haylice büyük olduğu halde denizin etkileriyle aşınıp hafiflediği için bi mıknatıs gayet rahat taşıdı kabuğumu.
ve her ne kadar doğal renklerine bayılsam da lokum kardeşlerin deniz-kumsal-güneş sefasının zamanla yıpranmasından korktuğum için cilalamak zorunda kaldım. parlaklıkla desenler biraz kaybolur gibi oldularsa da etkilerini kaybetmediler.  
dipte güneşlenmeli not: yaz negzel şey de mi? böle kumlu mumlu, denizli dalgalı!
dipte akdenizli hayalli karpuz kabuklu not: erasmus başvurusu yaptığımı ve barcelonaya kabul edildiğimi söylemiş miydim? şöleki bi aksilik olmazsa inşallah seneye şubattan temmuza kadar akdenizin bi sahilinde olucimm, karpuz kabuğundan evvel suya ben düşmesem mi?

Perşembe, Ağustos 1

bin turnaya bir dilek...

turnaların dünyanın dört bi köşesinde ulu kabul edilen canlılar olduğunu biliyor muydunuz? vefa, sevgi, sadakatin sembolü olduğunu? avlanmasının avcısına uğursuzluk getirdiğini? uzun yıllar yaşayabiliğini ve tek eşli olduğunu, eşi ölünce yaşamaya devam edemediğini? peki ya bi iddiaya göre yaşamını sürdürüp günümze kadar gelebilen dünya üstündeki en eski kuş türü olduğunu biliyor muydunuz? 
turnalar mısırda, antik yunanda, rus şarkılarında, amerika kabile totemlerinde, avustralya yerlilerinin danslarında, orta asyada, çinde, japonyada, korede, alevi-bektaşi kültüründe, anadoluda, her yerde her yerde çıkıyor karşımıza. hepsinde de ulu değerleri temsil ederken: vefa, sevgi, soyluluk, sadakat, sağlık, şans...
acıklı hikayelerle de çıkıyor karşımıza tabi ki, 1945 yılında hiroşima'da atılan atom bombasının etkisiyle kansere yakalanan ve 1955 yılında 12 yaşında hayata gözlerini yuman Sadako Sasaki gibi. hasta yatağında kağıtlara "barış" yazarak "1000 turna kuşu katlarsan dileğine erişirsin" efsanesini uygulamaya girişiyor Sadako. ölümünden sonra turna kuşları barışın ve nükleer silahsızlanmanın da sembolü oluyor. 
...
tüm bunları ben de bilmiyordum tabii, yıllar yıllar önce basit bi merakla origami turna kuşu yapmaya yeltenene kadar...
...
sonra sayfa sayfayı açtı, internet denizlerinde yüzüyüzüverdim, okudukça şaştım, üzüldüm, umutlandım. "ben de yaparım 1000 tane" deyip giriştim, katlamayı öğrenene kadar video videosayfa sayfa gezdim. 100 civarına geldiğimde yorulup zaman içinde tamamlanmak üzere ara verdim.

hala ara ara yapıyorum turnalarımı, boş otururken, elime kare bi kağıt geçtiğinde ya da turna temalı bi el işine başladığımda... 
şubat sonlarına doğru yeniden başladım turnalar yapmaya, yeni bir elişi için tabii. önce renkli renkli A4 kağıtlar alıp, kare biçiminde kesip irili ufaklı turnalar yaptım. sonra turnaları boncuklarla birlikte farklı boylardaki kendir iplerine dizdim. 4x4 cmlik çıtaları birbirine sabitleyip, çıtaların etrafını kendirle sardım. çubukların birleştiği yere en uzunca olan turnalı ipi, uçlara da diğer ipleri sabitledim.
sonuç da böyle bişi oldu, pek de güzel oldu, çok da güzel oldu:
dipte oldulu not: oldu oldu da bana mı oldu? tcık, hediye oldu. sevgi, vefa ve sadakat dilekleriyle cici sahibine uçtu :)
dipte şiirli şarkılı ama özünde acıklı not: sadako'nun hikayesi Nazım Hikmet'in yazdığı ve Fazıl Say'ın bestelediği Kız Çocuğu şiirini, ve şarkısını getiriyor aklıma, hüzünleniyorum... 
dipte şarkılı türkülü ama özünde turnalı not: turna diyince aklınıza ve dilinize geldi mi ikisinden biri? Turnalar / Telli Turna ? ya da başka bi şarkı, hım?
dipte çizgi filmli not: Sadako Sasaki Story diye bi çizgi film var youtube'da.ama inglizce altyazılı, izlemek isteyene tavsiye.
dipte sayılı not: benim turnalarım toplamda daha anca 150-160 'ı buldu. efsaneyi okurken, hepsinin dileyende kalma zorunluluğunu görmediğim içün dağıtmakta, oraya buraya bırakmakta da sakınca görmüyorum hiç. orda, burda, şurdalar.. bi dilek ağacında, bi balkon korkuluğunda, bi kitap ayracında, bi cam önü süsünde, bi dolapta, belki de sizdeler! 
dipte umutlu not: kim bilir, belki turnam bir iken bin olur, bir dileğim de onlarla gerçek olur! 

Perşembe, Temmuz 25

seni ben yanımda bulunca değiştim, güzelleştim...

Merhaba,
Beni tanıdınız değil mi? 
Benim ben, yoğurt kabı, hani şu ennn büyük boy olanlarından.
Bu hikayenin kahramanı olmadan önce bi adım, bi sıfatım yoktu benim, sıradan bi yoğurt kabıydım. 
Kimleri besledim ben kimleri, ohooooooooooo, bi bilseniz! müzik seslerinin, sohbet seslerine karıştığı yerdeydim ben, çok masalara konuk oldum. Hatta belki sizin masanıza da...
...
Ama laf aramızda kalsın, yoğurtlarım azaldıkça bir korku sardı beni;
Yoğurtlarım bitince bana ne olacaktı?
...
E dünyanın hali malum, siz insan kızları ve oğulları sizden çok daha uzun süre yaşayabilen ama belki de sonunda doğanın, dolayısıyla da sizlerin sonunu getirebilecek olan malzemeyi; "beni ve kardeşlerimi" ürettiniz!
Hayır müteşekkirim, yanlış anlaşılmasın. Sadece bazen bizi kullanabilecekken, ya da geridönüşüme sokabilecekken kargaların ve martıların tepemizde kol gezdiği kent çöplüklerine ya da daha fenası, ormanlara, yol kenarlarına, ta denizin içine atıyorsunuz ya; işte o zaman çok ama çok bozuluyorum! "Bu mudur?" diyorum, " Kargalarla yarışan koooca ömrümüzde kullanım ömrümüz bu kadar mıdır?"
...
İşte tam bu dertlenmeler, "Ne olacak bu dünyanın hali?" minvalinde söylenmelerdeydim o son günlerde. Yoğurtlarım da bitince "aha" dedim, "gidiyorsun işte kent çöplüğüne, ya da en iyi ihtimalle bi çöp toplayıcısının arabasına..." 
...
Gelip çatınca gitme vakti "haydi abbas vakit tamam!"  dedim kendime
...
Sonra bi baktım, beklediklerimden hiç biri değilmiş meğer benim akıbetim. Güzelce bi balkona götürdüler beni, ferforjeli, yeşilli meşilli keyifli bi balkona...
...
Dedim: "Kıymetlendim mi ne ben, ne oluyor? Ne güzel bi yerdeyim!" 
...
Toprak koydular içime, çiçekler ektiler. Nasıl da mutluyum anlatamam. "Saksı" olmuşum şu uzun ömrümün bi yerinde, daha ne isteyeyim!
Nice sonra başka bi çiçek getirdiler balkona, böyle gelin duvağı gibi süslü! Vuruldum tabi görür görmez...
Tabi bu arada benim de toprağımı boşaltıp bi delik açmaktalar dibime! Dedim "Demek yine bana hüsran!, güzele doyamadan yolcusun sen işte abbas" ...
Meğer işin rengi yine öyle değilmiş. Meğer vurulduğum, bir ismi de gelin duvağı olan çiçek çiçek, yaprak yaprak begonvilim bana yarenlik etmeye gelmiş! O zamanlar bilmezdim, fazla su sevmezmiş, dipte biriken suya hiç gelemezmiş, delikler onun içinmiş. Toprağımı koyup yerleştirdiler yarenimi içime!
İlk o zaman dedik birbirimize: " Seni ben yanımda bulunca değiştim, güzelleştim" diye...

Bi süre sonra iplerle tabancamsı bişeylerle belirdiler etrafımızda. Öğrenmiştim ama bu sefer güvenmeyi, seviyorlardı bizi. Silikon tabancasıyla, kendir ipiymiş onlar. Süslediler, sarıp giydirdiler beni. E biraz yaktı tabi sıcak silikon ama aldırış etmedim. Beni yakarken kendi ellerini de yaktılar zaten, içten içten dertleştik onlarla da...
Hem duvağım öyle beğendi ki yeni halimi, boylandı poslandı, serpildi daha bi güzelleşti....Bu fotoğraftaki eski hali duvağımın, mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz biz şimdi balkonumuzda birlikte.
 Fırsat bulursam bi ara yeni bi fotoğraf çektirip yollarım size, sulanmalar, sohbetler, gülüşmeler, çiçeklenmeler ve tabi ki kavgalar arasında...
...
hani hep derler ya sevgiyle kalın diye, 
iyisimi siz
 çiçekle kalın,
gerisi gelir bence zaten!
...
Ney? Adım mı? Adım Abbas benim, Duvaklı Abbas!

Salı, Temmuz 23

kabuklu sümbül

çocukken toplamasını en sevdiğim çiçeklerdendi dağ sümbülü. küçücük avucumda sapasağlam, masmavi durmalarının mutluluğunun yanısıra, annemin hep anlattığı, sümbülle kaynattığımda maviye dönüşecek olan yumurtanın hayali tüm aklımı sarardı. "bi cezve bi yumurta bulunmalıydı hemen, e ama onlar dağda şimdi nasıl bulunacaktı. neyse toplansındı şimdi, eve gidince kaynatılırdı!"
o çiçekleri toplarken, onları hayatım boyu hep aynı sıklıkta göreceğimi zannediyordum. hep öyle dağlarda bayırlarda gezeceğimi ve avuçlarımı çiçeklerle doldurucağımı... 15 çeşit dağ çiçeğinin 2 metrekare içinde hep görülemeyeceğini büyüyünce anladım. meğersem yaşadığım coğrafyaların ve keyfini doyasıya sürdüğüm çocuk aylaklığımın büyük keyifleriymiş onlar!
( agaclar.net 'teki hocam100 adlı ağaç dostunun muskari fotoğraflarından alınmıştır)
hee aylaklık görevlerimi şimdi de çooggzel, şanıma yakışır şekilde, başarıyla yerine getiriyorum tabi ki. ama ne yazık ki daha az dağlarda bayırlarda. 
şimdi canım aylaklık çekince eminönü'ne gidiyorum mesela. gözlerimi koca koca siyah poşetli teyzeler-amcalarla ve akın akın gelip giden insanlarla, ellerimi orda burda bulduğum tuhaf ıncık cıncıkların poşetleriyle, burnumu da balık ekmek, peynir, kahve ve baharat kokularıyla dolduruyorum. mısır çarşısının solundan kuş pazarına girip, kafesteki hayvancıklara üzülüp, sülüklere 5 saniyeden fazla bakamayıp, neredeyse çiçeklerin tümüne sulanıyorum: "seni bizim eve götürsem gelir misin? baksam,  sulasam yedi mevsim çiçeklenir misin?" 
yine bir aylaklık seansında ağlayan kalpler çiçeği bulmak için kuş pazarında aldım soluğu. sanki bulamazsam çiçeklerimiz eksik kalacakmış gibi. tohumunu edinmiş ama tohumdan üretemeyeceğimizi anlamıştım. rizom bulmalıydım! kuş pazarındaki amcaların boş bakar gözlerini görünce boşa kürek çektiğimi, çiçekten haberdar bile olmadıklarını anlayıp soğanlı bitkilere diktim gözümü! 
aa, bi de ne göreyim, benim dağ sümbülü kuş pazarına gelmiş, kasesine oturmuş, beni beklemekte..."çiçeğini yumurtayla kaynatsam yumurtam morarır mıydı bu sefer acaba? e ama daha sadece soğandı, açmasına çok vardı. alsam diksem açar mıydı? e peki neye dikecektim? ahha, işte orda; köşedeki deniz kabuğu dükkanı! büyük kabuklar ne kadardı acaba? içine kaç soğan sığardı? e peki kabuk nası düz duracaktı? onun bi çaresi bulunurdu. şimdi 4 soğan alınıp amcayla pazarlık yapılıp 5.si beleşe getirilmeliydi. pazarlıksız kuş pazarından çıkılamazdı!" 
tabii ki çıkılmadı da! jet hızıyla kabuk seçilip, 4+1 soğan alındı ve koşarak eve gidildi. sıcak silikon tabancası prize takıldı, eksik tahtalar elişinden kalma tahtaların dengeleme için kullanılmasına karar verildi. yapıştırıldı, topraklandı, ekildi, sulandı. 
"uyuyan bi canlıyı uyandırmaktan, içindeki yaşam gücünün, enerjinin açığa çıkışını, yaşamın büyüsünü bi kaç soğancık üzerinden izlemekten daha pür bi haz var mıydı?" peki "o uyanışı en sevdiklerinle izlemekten, aynı hazzı duyabildiğini bilmekten, hissettiklerini karşındaki insanın gözlerinde de görüp daha çok sevmekten?"
soğan dikim mevsiminin geçmiş olmasına rağmen rağmen biz umutla beklerken, bizi üzmeden, hevesimizi kırmadan gösterdi mor-mavi sümbüller kendilerini. çocukluğumdan burnumda kalma kokuları gerçekti, çocuk belleğinde kalma tuhaf  hatıra değildi!
"e peki şimdi şans eseri bulup, bin zahmet açtırdığımız sümbülü kopartıp yumurtayla kaynatmaya kıyabilir miydim?" kıyamadım tabi ki... koklayıp seneye denemenin hayalini kurmakla yetindim. seneye daha çok çiçeklenicek ya!
dipte eminönü'lü not: sıcakta orada gezerken beynim eridiği için eminönü'nün at meydanı büyüklüğünde tek bir ağaç dikilmemiş meydanına sinirleniyorum hep. "insan" diyorum "ağaçsız nasıl yaşar?" 3 parke taşı az koyaydınız da bi çınar dikeydiniz. biz de ölmüşlerinizin ruhuna dua edeydik! 
dipte eminönü'lü ve kaygılı not: şimdi ben ağaç derim onlar bina diker, parke taşı kalsın da bari üzerine basabilelim değil mi?
dipte yeşil parmaklı not: keşke benim de parmağım yeşil parmaklı tistu gibi olsa! her sapladığım yerden çiçenkler fışkırsa, dünya daha güzel olsa! 

Pazartesi, Nisan 29

seni başıma taç ederim!

oy dügümeli dügümelilerimi yaptıktan sonra baktım benim hayalimdeki işin mevcut koşulllarımla tamamlanabilmesi çok uzun sürecek, ben de hayal kırıklığına çok uğramayayım diye küçük bi ürünle kendimi oyalamaya karar verdim. çiçenklerii aldım taça çevirdim!
malzemelerimiz: dügümeli çiçek, taç, bi parça keçe:
tanesi 1 tele den aldığım plastik taçlara çiçenklerimi sıcak silikonla yapıştırdım
 alttan keçeyle hem sağlalaştırma hem de kafayı acıtmaması için yumuşatma yaptım.
  ta da :
dipte beklemeli not: dügümelim hala yapıjjamm diye bağırırım işlerim kategorisinde tabi, beni bekleyiniz anacım!

..şakacıktan demet..

hani ben bi ara bi kıskandırma çiçeği çiçeği yapmıştım ya açmayan çiçeklerimi kandırayım diye, heh işte, aslında o çiçeklerin asıl hedefi Çatı Katı bloğunda gördüğümdü üstü süslü dallardan olmak idi. 
belediyenin "istanbuldaki ağaçları budama" adı altında yaptığı "ağaçları gudiğe çevirme operasyonu" sayesinde de dalları bulurken hiç zorlanmadım. mahallemdeki artık birer ağaç olmayan ve yaklaşık 1-2 yıl daha olmayacak olan gudiklerin yolda-izdeki artıklarını topladım.
 biraz temizleyip budadım, kullanıma hazır hale getirdim.

eeeeepey bi zaman önce renkli kartonlardan yaptığım çiçenklerimi sıcak silikonla dallarıma yapıştırdım.
renklerinin zıtlığı pek hoşuma gittiği içün turuncu ve mor çiçenkleri birarada kullandım.aslında annemin te te bu vazoları içün yapılan şakacıktan demetimi henüz fırınlanma şerefine nail olamamış seramik vazolarımdan birinde bi süreliğine misafir edip sonra akçapakçama annemlerle yolladım. işte bitmiş halleriiii:
dipte zamanlı not: şimdi bi baktım da şakacıktan demetim ocak ayında bitmiş aslında. kartonların rengi solmaya başlamış bile olabilir artık :))
dipte toplayıcı not: ben dalları toplarken beni gören bi teyzenin içsel refleksle atılışı görülmeye değerdi. ne için topluyor olduğumu merak etti, kıymetli bişise kendi de toplamak istedi. ama sadece dal topluyor olduğum için bi kaç git-gelden sonra sessizce yoluna devam etmeyi daha uygun buldu :) yani  toplayıcı toplumuz vesselam, biçoğumuzun içinde bulunan köy ahalisi şeherde yaşamaktan ötürü toplayıcı genlerini bastırmaktan haylice yorulmuş durumda! 
dipte "gizli toplayıcı"ya not: içinizdeki köylüyü salınız anacım, doğa interaktif iletişimi, almayı vermeyi sever! hadi çiçek yok anladık da, boşa duran üzerinde mancar (kara lahana) ekili olmayan toprak, dağ-bayır sizin canınızı sıkmıyor mu?

Salı, Ekim 30

çiçekler yalnızlık sevmezler!

Sanıyormusunuz ki koca koca tarlaların başına korkulukları ürünleri sadece kuşu böceği kovsun diye koyarlar? Hem kuştan böcekten öyle düşman mı olurmuş? O korkuluklar çiçeklere, ekinlere yarenlik, ahbaplık etsinler diyeler asıl!
Bu eli balonlu arkadaşlar, biz fırsatını bulup da sohbet edemediğimizde çiçekçiklerle sohbet etsin, ayakta dikilmekten yorulanlara destek olsun, hasbıhal edip, neşe versin diye saksılarında beklemekteler.
Aslında mısır-insanlar başka bir elişinin parçasılar, benim hep aklımın bi kenarında tuttuğum ama bi türlü fırsat bulup da bitiremediğim "yapıjjamm diye bağırırım" işlerimden birinin öğrenme aşamasında, paylaşma isteğine karşı gelinemeyip, çiçeklerini çok seven arkadaşıma hediyelik olarak yapıldılar. 
Bi hevesle çabucacık yapıldıklarından yapım fotoğrafları yok o yüzden.Bu fotoğraflar da aslında o mısır-insanların sarkıt / sineklik olacak haline aitler ama yapım aşaması birinin ipli, diğerinin ızgara çubuklu olması haricinde aynı.
Mısır-insanın olmasını istenilen boyuta göre -ki benimkiler yaklaşık 15 ve 20 cm'lik tellerdi- kesiliyor, üst kısım önce daire şeklinde bükülüp, kısa tellerden kollar uzun tellerden de vücut ve bacaklar oluşturularak iskelet tamamlanıyor. Sonra mısır yapraklarının yumuşakcana olanları seçilip, 0,5-1 cm aralığında uzun şeritlere bölünüyor ve sıcak silikonla yapıştra yapıştıra iskeletin üzeri kaplanıyor.
Korkuluk halini yaparken de, ızgara çubukları kaplama sırasında sıcak silikonla yapıştırılıp, mısır yapraklarıyla birleşim yeri saklanarak korkuluklara iliştiriliyor. Benim onları yaparkenki neşemi de yansıtsınlar diye 10 sene kadar önce bi hevesle alıp kolye yaptığım boncuklarımdan geriye kalanlarını balonmuş gibi tutuşturdum korkuluklarımın ellerine. He bi de belki çubukların üzerini hem daha güzel görünsün hem de belki çürümeden korur umuduyla ojeyle boyadım tabii :)
dipte süslü not: şimdi biz kolye takınca pek yakışıyo ya, heh işte çiçeklere de korkuluk o kadar çok, o kadar çok yakışıyo!
dipte şarkılı, türkülü not: ne demiş sezen apla, en bi güzel şarkılarını yaptığı eski zamanların birinde "Yalnızlık Allah'a mahsus!"

Salı, Temmuz 24

çerçeveler deniz kokar mı?

İşte çok möhöm bi soru, koku nasıl bi algıdır? Mesela bazen bi kokuyu sıklıkla duyduğumuz bi yer zihnimize öyle bi kazınır ki, her o kokuyu duyduğumuzda o zamana döneriz. Ya da bazen bi anı öyle canlıdır ki o anıyla birlikte zihninizde yer edinen nesneleri her gördüğünüzde ordaki kokuyu duymuş gibi oluruz.
Böle uzun uzadıya nereye gelicem di mi? Şöle ki benim canım ciğerim gözbebeem çerçevelerim her görüşümde bana "kara kış gününde zatürre mi olucam acaba buralarda?" sorularım eşliğinde dalgalarından kaça kaça tahtalarımı topladığım karadenizimin buram buram yosunlu kokusunu, biraz da rüzgarın taşıyıp dudağıma yapıştırdığı tuzunun tadını getiriyor!
Aslında teeee şubatta yapmaya başladığım tamamlanamayan işlerimden gibi görünen çerçevelerim biteli çok zaman oldu, ama bir süredir alnımın üstünde "zihnimi-fikrimi-vaktimi-enerjimi yüksek lisans başvuruları münasebetiyle kaybetmiş bulunmaktayım, hükümsüzdür" ibaresiyle gezdiğim için bir türlü bloğa giremedim! İşte burdalar:
Kesilip biçilip yapıştırılıp boyanıp cilalanıp kurutuldular önce çerçevelerim. Bu arada mavi çerçeveme kardeş yeni bir mor çerçeve de eklendi!
Çerçevelerimin ön yüzünde cam-mış gibi davrabildiği ve de hafif olduğu için kalın bi asetat kullanmayı tercih ettim. Tabi ki hiç bir -mış gibi sahicisi gibi olamaz ama asetat yeteri kadar iyi oldu bence. :)
Yine hafifliği ve uygulama kolayllığı yüzünden çerçevenin arkasını kapatmak için mantar-mış gibi davranan 2-3 mm'lik yapay mantar kullanmayı seçtim bu sefer de!
Çerçevemin asma kısmına denk gelecek kenarda küçük bi çentik açıp, kurdeleyle askı yerini, diğer kenarlarında 2-3 santim genişliğinde -ön görünümü bozmamasına dikkat ederek- parçalar bırakıp kapağını hazırladım. 
Ta daaaaa:
dipte bahtiyar not: Kendileriyle yaşamaktan o kadar memnunum ki, bir seri çerçeve siparişi veren anneme rağmen henüz kendilerini akçapakçama taşımadım bile! 

dipte yeni müjdeli not: yüksek lisans başvurumu yaptım, kabul de edildim!  

dipte teçhizatlı not: türlü çeşit bıçaklarla kesmek zor olunca gittim kendime kıl testere bile aldım! savulun kesmesi zor tahtalar, kaçışın saçma bıcaklarla kesilen tahtaların saçma gıcırtıları! müfettiş gadget gibi geliyorum!

Cuma, Şubat 17

eksik tahtalar / yapıjjamm diye bağırırım bölüm 4

günlerden tatil, montlardan kalın, mevsimlerden dalgadır!
Bu blog kişisi parlayan kentin birinde en bi kalınlarını giyinip, incelemeye bayıldığı 10marifet sitesinde gördüğü ve heveslendiği Dallardan Çerçeveye elişinde kullanılmak üzere dallarını toplamak için kendini sahile atmaya hazırlanır.Sıkı giyinmek şarttır, malum kara kara denizin poyrazı insanı delikli peynirlere çevirebilir! Hummalı hazırlığı gören blogcunun annesi sorar tabi "Nereye?" blogcunun cevabı kendine göre basit, sıradan ve anlamlıdır. "Sahile tahta toplamaya gidiyorum" Annenin tabi ki daha anlamlı ve can alıcı bi cevabı vardır: "Ne oldu, tahtaların mı eksildi?" Blogcu kızını çookk çok iyi tanıyan bu annesine derin gülücüklerini sunar ve koşaraktan sahiline gider!
Koca koca dalgalarla kaçma kovalamaca oynayaraktan ve de çevre halkının "deli mi bu?" bakışları altında gereken tahtalarını toplar. Bu arada kış günlerinde el cebe gittikçe mutluluk versin diye güzel bi istiridye kabuğunu da montunun cebine atar.
Tüm o kıyafetlerden koşaraktan geçip insanı delik deşik eden soğuğa artık dayanamayacak hale gelince de koşaraktan eve kaçar!
Annenin, babanın, ablanın "biz galiba bu çocuğun bişeyini eksik kattık, çocuğu deli yaptık!" bakışlarının arasında muazzam ve sinir bozucu gıcırtılar yaratarak, tahtalar küçümen testereyle yaklaşık eşit uzunluklarda küçümen parçalara ayırır!
Kalın bi maket kartonundan altlığını hazırlar, tahtacıklarını sıcak silikonla altlığına yapıştırır. Klasik huyu olan yaptıklarından süphe etme işkencesi ve "Allah'ım ben bi canavar mı yarattım?" hesaplaşmasından kurtulmak için de tüm aşamalarda "Nası oldu, nası oldu?" sorularıyla ev hallkını canından bezdirir. Ama işin güzel olup olmadığını annenin el koyup koymama kararıyla belirlenecektir.
Blogcu, kaplama işini bitirince ve gerekli mercilerden ilk onayları alınca, ilişiğinin bulunduğu her evde muhakkak ki bulundurduğu bi suluboyanın çağrısına karşı koyamaz ve denizden armağan tahtalar deniz rengine boyanır!
Sevgili deniz kokan çerçeve güzellik uykusunu alması ve gerekli istirahatlerini yapması içün yalnız bırakılır.
Sabah olanda uyandırılır ve cilalanarak gerekli makyajı yapılır. İşte gerekli onay anneden bu aşamadan sonra gelir. Anne sadece ona el koymakla kalmamış, ayrıca ondan bir seri istemiştir! Hatta tahtaları da anne toplayacaktır!
Fekat zannetmeyin ki bu masal burada mutlu sonla sonlanır! Bu masal blogcu kişisinin henüz bitmeyen masallarındandır. Çerçevenin arkasının nasıl yapılacağı planlanmış ammaa henüz fırsat bulamamıştır.
Dipte gökten üç elmalı not: tamamlanmasa bile ben erdim muradıma siz de çıkın kerevetine!
Dipte hunili not: Bi şeyi herkes öle söylüyorsa öyledir herhal, değil? Ve blogcuya göre ÇOĞUNLUKLA delilik onurlu bir nişanedir!
Dipte en sevilen atasözlerinden bi demetli not: "hep deli, hop deli beşikteki başını sallıyor!"
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...