boncuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
boncuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 1

barcelona' lı bileklikler

 
Barcelona'dayken en sevdiğim şeylerden biri hobi malzemelerine ulaşımın son derece kolay oluşuydu. 
Her mahallede en az 5 tane bizde bi ara" bi milyoncu" olarak zuhur eden "bazaar" lar yani uzak doğu pazarları var ki, içerlerinde yok yok! Bi de Tiger Store 'lar var ki, her ne kadar uzak doğu pazarlarına oranla yer yer pahalı da olsa, insanın hele hel hobici insanın içerde kendini kaybetmemesi mümkün değil. Şimdi elim böğrümde bekliyorum Tiger 'ın türkiye' de şube açmasını. Zaman zaman o kadar özlüyorum ki rüyalarımda görüyorum. Hastalandım mı doktor?
Neyse dönelim işin özüne. Tiger'dan "kullanılır ki bu diyerek aldığım 10 metre deri ipim, ve mini boncuklarım sahiden hep kullanıldılar. Bigün sevgili arkadaşlara hediye etmelik bileklik olmaya karar verdiler mesela. örülüp dizilip bilklere geçtiler.  
Fotoda arka planda gördüğünüz şapşal civcivcik de tiger'dan mesela. Deseni o kadar sevimliydi ki orada geçici olarak yaşamakta olan ben gidip battaniye aldım! Hee, kullandım, valizledim getirdim hala da kullanıyorum hiç de pişman değilim. Zaten bi ara Tiger'ın önüne kamyon getirip tüm mağazayı türkiye'ye taşımayı düşünmedim desem yalan olur. 
Bileklik çok basit tam bu resimlerde görüldüğü gibi, 3 lü ipi ör ör ör, birine boncuğu geçir. bir alttan bi üstten atlatarak boncuğu sağlama al, sonra yine ör ör ör. İşte bu kadar basit! 
Tabi en onları burada paylaşana kadar bileklikcikler sevgili arkadaşlarım tarafından kullanılıp eskidiler bile. 
Dipte yanılsamalı not: tiger'ı nispeten de olsa sırtlayıp ülkeye taşımadım sanıyosan yanılıyosun sevgili okuyucu :D bundan sonraki paylaşımlarımda "bu da tiger'dan" ı bol bol duyacaksın hazır ol!
Dipte dualı not: Tiger türkiyede şube açacak ortak arıyomuş, Allah'ın bi sevgili kulu destek çıksın da mutlu olayım, ona hayır duları edeyim, dinimiz amin!

Müşterek

ben burada değilken sevgili arkadaşlarım bir restoran açtılar Müşterek adıyla. hayırlı olsun hediyesi sarkıt hazırladım onlara. tabii 3000 km uzaklardan ulaşması biraz uzunca sürdü ama olsun, şimdi giriş kapılarında şıngır şıngır sallanmakta :)
yapılış aşamaları malum, keçe, deri ip, boncuklar, ziller, gözler kısaca tüm malzemeyi almaca, kadeh kaldıran harfcikleri tasarlamaca, hazırlamaca, ipe dizmece ve kapıya takmaca!
ve tabi fotolar çekip çekip süprizi gizliden aplayla, yanındaki arkadaşlarınla ve ev ahalisiyle paylaşıp paylaşıp nasıl oldu diye sormaca :)
ellerinde kadehler olduğundan ben onlara kadehkar harfler diyorum.
kadehkarlar cam kapıya takılacakları için ve doğaları gereği dönerek salınacakları için onları çift yüzlü yapıldılar. ara bağlantı ipleri deriden, süsleri de irili ufaklı boncuklardan ve kırpık keçelerden yapıldılar.
kadehkarların kimisi dudaklı, kimisi bıyıklı, kimisi de küpeli. hatta kimileri hem bıyıklı hem küpeli!
tabi aşağıdaki fotoğraftaki müşterek'in kapısı değil, benim o zamanki odamın kapısı :)
dipte unutulan detay: harflerin takılı olduğu dal çitlembik ağacı, hani şu nazardan koruduğuna inanılanlarından, barcelona'da okulumun önündeki koça çitlembik ağaçlarının rüzgarla kopan parçalarından aldım hemen. nazarlık da olsun diye ;)
dipte iyi dilekli not: güzel günlerde kullanılsın, bereket bolluk ve neşe getirsin!

Cuma, Ekim 25

nazar etme ne olur!

insan gezince dünyanın ne güzel yer olduğunu daha çok anlıyor... 
en azın en çok olduğunu, 
doğanın büyüleyici olduğunu 
ve doğaya zarar vermeden ona uyum sağlamaya çalışan insanın ne kadar bilge olduğunu...
...
doğa belgesellerinin hayatta kalabilmenin kuralı olarak üstüne basa basa vurguladıkları tek gerçek kamufle olabilme yeteneği! bizse insani zaaflarımıza engel olamayıp kamufle yeteneğimizi, yapabilme gücümüzün büyüsüyle kaybediyoruz çoğunlukla. 
yaptığımız o koca koca ihtiyaç üstü binalar, 
neye hizmet ettiği belli olmayan çevreci anlayışla yapılmamış, uğruna ağaçlar kesilen yollar, 
sözümona ihtiyaçlarımıza hizmet etmek üzere yapılan hesler, santraller,
baktığınız her açının ayrı bir manzara olduğu cennet gibi yerlerin ortasında dalga geçer gibi "manzaralı" denilerek reklamları yapılan, doğayla bağlantısı kesilmiş ziyaretçisini manzaranın aktif kullanıcısı değil de izleyicisi olmaya zorlayan turistik tesisler... 
hepsi hepsi yapabilme gücümüzün büyüsüyle sonunu hesaplamadan yaptığımız girişimlerimiz. 
yaşadığımız çağda bizi kurtarabilecek tek gerçeklikse doğaya sahip çıkmak. 
...
şehirde hayat kurmuş doğayla ilişkisini kaybetmiş ve bundan dolayı kendini eksikleşmiş hisseden şehirlilerden değilim ben, onları çok iyi anlasam da değilim. bir köyüm, kendini yapabilme büyüsüne kaptırmaya başlamış olsa da sevimli küçük bi kasabam, Akçakoca'm var. doğaya hasretim ondan uzak olmaktan çok alışkanlığımdan ötürü ona özlem duymamdan.
...
bu yüzden ne zaman doğaya üstün gelmeye çalışmamış bilge bi yere gitsem büyülenirim. yerlisine saygı duyarım, kulak verir dinlerim, yapabilme gücü büyüsünün hep ondan uzak kalabilmesi için dua ederim. 
işte bu anlattığım yerlerden biri de bu yaz kııısacık ama tadını alabilecek kadar bir süre kaldığımız Assos, Sokakağzı! Aklımda Sokakağzı bi şerit tesis, bi şerit yol ve bi şerit kumsal, zeytinler ve de denizden oluşan küüüçücük tini mini bi yer. Aristo Motel 'de yediğimiz lezzetli yemekler, enfes balıklar ve dutburnu'ndaki midilli'ya baka baka içtiğimiz çaylar, kahveler de aklımda ve de damağımda tabii :)
dutburnu'ndan sokakağzı görünümü
gündoğumunda kumsal
dutburnu çay bahçesi
...
şimdi gelelim benim sokakağzı tatilimi bloğuma bağlayan kesişim noktasına; Sokakağzı'nda hediyelik eşya dükkanları yok, "deeze"ler var! 
kim mi deeze'ler? deezeler alacalalı bulacalı, allı morlu giyinmiş, ürünlerini sırtında taşıyan, dükkanları ürünlerini sergiledikleri duvarlar, masalar olan yörük kadınları. kıyafetlerindeki renklerinden ötürü gözünüzü bi türlü alamadığınız ama gözgöze geldiğiniz anda alışverişin başladığını bilmeniz gereken bohçacı TEYZE'ler, kendi söylemleriyle de "deeze"ler! bohçalarını açtıkları anda her yer renkleniyor birden, geçiyorum karakterlerinin uyandırdığı merak ve izleme isteğini, bi de benim gibi elişi düşkünü insan için bakmamaya çalışmak tam bir işkence! 
bu bakamamalar arasında ben bi deeze kestirdim gözüme, aslında o beni kestirdi gözüne önce. 
anneme her gittiğimizde annemin çeyizimize diye yaptığı başörtülerden bi kaçını aşırırız ablamla. fular, başörtüsü ve atkı olarak kullanılmak üzere. benim deezem beni gözüne kesitirdiğinde başımda bir başörtü, üstümde de tunik niyetine orasından burasından bağlanarak tutturulmuş uzun bi mevlid başörtüsü vardı.(tabiki ikisinin de kenarları enfes oyalı.) deezem beni gördüğünde başörtüyü anladı da attığım düğümlerden ötürü tuniğin ne olduğunu çözemedi, duraksaman gelip sordu hemen ne olduğunu. öğrenince de ekledi: "e se(g)n almışsı(g)n herşeyi(g)ni, e biraz da bizde(g)n alsaydı(g)n! (annemlerden de bildiğim şive biçimi, yörüklerde "n" harfinden önce herzaman üstüne çok basılmayan hafif bi "g" bulunur)
dünya kadar ıvır zıvırım olsa da benim o deezelerden alacağım bitmez ama koca koca bi bütçeye sahip olmadığım için daha küçük şeylere diktim gözümü! tuniğimden dolayı beni arada arkadaşlarına gösteren deezemi yakaladım bi ara, elindeki nazara karşı koruduğunu söylediği ahşap oymalarından almak için. 
deezeye ne ağaçtan yapıldığını sorduğumuzda "çetlemi(g)n" ağacı dediğinde yine annemden gelen yörük genlerim sayesinde çitlembik ağacından bahsettiğini anladıysam da arkadaşlarımı ikna edemediğimden bi sürelik rafa kaldırdım bu fikrimi. 
dönünce biraz araştırma yaptığımda öğrendim ki tam anladığım gibi çitlembik ağacıymış sahiden de. (çok yaşa yörük genleri) ve okuduğumda öğrendim ki çitlembik ağacının bahçesinde dikili olduğu eve uğur getirdiğine, ağacın bi parçasının üzerinde taşınmasının da nazardan koruduğuna inanılırmış. 
ve işte merhaba şaman genlerimiz! 
biz deezemizden bikaç tane örgülü bi çoğu da örgüsüz olmak üzere oyulmuş çitlembikler aldık. örgüsüzleri boncuklar ve iplerle deezenin ördüğü gibi örüp anahtarlıklar haline getirdik, anahtarlıklarımıza, evlerimize iliştirdik.
dipte bahaneli not: şimdi keşke daha çok alsaymışım diyorum, sanırım sokakağzı'na sırf bu yüzden bir daha gitmem gerekecek :)
dipte teşekkürlü ve bilgilendirmeli not: bizi Sokakağzında nefis ağırlayan Aristo Motel ve Ertunç Engin'e çok çok teşekkürler! sabah yola çıkmadan bahçesinden aşırdığımız ve burda büyütmeyi başardığımız çiçekleri için de teşekkürler tabi :)
dipte şaşırtıcı not: ben hayatımda bu kadar çok bebekli ve mutlu tatil yapan tatilciyi bi tek sokakağzında gördüm, şaşırdım. çocuktan al haberi demişlerdi di mi?

Perşembe, Ağustos 1

bin turnaya bir dilek...

turnaların dünyanın dört bi köşesinde ulu kabul edilen canlılar olduğunu biliyor muydunuz? vefa, sevgi, sadakatin sembolü olduğunu? avlanmasının avcısına uğursuzluk getirdiğini? uzun yıllar yaşayabiliğini ve tek eşli olduğunu, eşi ölünce yaşamaya devam edemediğini? peki ya bi iddiaya göre yaşamını sürdürüp günümze kadar gelebilen dünya üstündeki en eski kuş türü olduğunu biliyor muydunuz? 
turnalar mısırda, antik yunanda, rus şarkılarında, amerika kabile totemlerinde, avustralya yerlilerinin danslarında, orta asyada, çinde, japonyada, korede, alevi-bektaşi kültüründe, anadoluda, her yerde her yerde çıkıyor karşımıza. hepsinde de ulu değerleri temsil ederken: vefa, sevgi, soyluluk, sadakat, sağlık, şans...
acıklı hikayelerle de çıkıyor karşımıza tabi ki, 1945 yılında hiroşima'da atılan atom bombasının etkisiyle kansere yakalanan ve 1955 yılında 12 yaşında hayata gözlerini yuman Sadako Sasaki gibi. hasta yatağında kağıtlara "barış" yazarak "1000 turna kuşu katlarsan dileğine erişirsin" efsanesini uygulamaya girişiyor Sadako. ölümünden sonra turna kuşları barışın ve nükleer silahsızlanmanın da sembolü oluyor. 
...
tüm bunları ben de bilmiyordum tabii, yıllar yıllar önce basit bi merakla origami turna kuşu yapmaya yeltenene kadar...
...
sonra sayfa sayfayı açtı, internet denizlerinde yüzüyüzüverdim, okudukça şaştım, üzüldüm, umutlandım. "ben de yaparım 1000 tane" deyip giriştim, katlamayı öğrenene kadar video videosayfa sayfa gezdim. 100 civarına geldiğimde yorulup zaman içinde tamamlanmak üzere ara verdim.

hala ara ara yapıyorum turnalarımı, boş otururken, elime kare bi kağıt geçtiğinde ya da turna temalı bi el işine başladığımda... 
şubat sonlarına doğru yeniden başladım turnalar yapmaya, yeni bir elişi için tabii. önce renkli renkli A4 kağıtlar alıp, kare biçiminde kesip irili ufaklı turnalar yaptım. sonra turnaları boncuklarla birlikte farklı boylardaki kendir iplerine dizdim. 4x4 cmlik çıtaları birbirine sabitleyip, çıtaların etrafını kendirle sardım. çubukların birleştiği yere en uzunca olan turnalı ipi, uçlara da diğer ipleri sabitledim.
sonuç da böyle bişi oldu, pek de güzel oldu, çok da güzel oldu:
dipte oldulu not: oldu oldu da bana mı oldu? tcık, hediye oldu. sevgi, vefa ve sadakat dilekleriyle cici sahibine uçtu :)
dipte şiirli şarkılı ama özünde acıklı not: sadako'nun hikayesi Nazım Hikmet'in yazdığı ve Fazıl Say'ın bestelediği Kız Çocuğu şiirini, ve şarkısını getiriyor aklıma, hüzünleniyorum... 
dipte şarkılı türkülü ama özünde turnalı not: turna diyince aklınıza ve dilinize geldi mi ikisinden biri? Turnalar / Telli Turna ? ya da başka bi şarkı, hım?
dipte çizgi filmli not: Sadako Sasaki Story diye bi çizgi film var youtube'da.ama inglizce altyazılı, izlemek isteyene tavsiye.
dipte sayılı not: benim turnalarım toplamda daha anca 150-160 'ı buldu. efsaneyi okurken, hepsinin dileyende kalma zorunluluğunu görmediğim içün dağıtmakta, oraya buraya bırakmakta da sakınca görmüyorum hiç. orda, burda, şurdalar.. bi dilek ağacında, bi balkon korkuluğunda, bi kitap ayracında, bi cam önü süsünde, bi dolapta, belki de sizdeler! 
dipte umutlu not: kim bilir, belki turnam bir iken bin olur, bir dileğim de onlarla gerçek olur! 

Cuma, Temmuz 19

eski kazak=cici çanta

efenim uzuun aradan sonra merhabalar...
okuldu, işti, geziydi, kışlaydı, gazdı, suydu derken geçtim dişe dokunur bir elişi yapmayı, eskileri bile yazamadım. yazma işi de kafamda başlı başına bir iş olduğu için yapılmamış bir işin huzursuzluğuyla alttan alttan beni sürekli takip etti tabi ki... bunca gündemin, amansız açıklamaların arasında kafamdan bi yükü eksiltmeye karar verdim. kenarda bekleyen yazılmalıkları usul usul yazıcam. ilki çok sevdiğim eski bi kazağımın çok sevdiğim yeni çantama dönüşmünün hikayesi. 
hani vardırya hepimizin dolabında atmaya kıyamadığı ama artık giydiğinde abuk sabuk bi hal alan kıyafetleri, benim kazakçığım da işte bunlardandı. Atölye Ra 'nın sayfasında ve internette bi kaç yerde gördükten sonra pek sevgili kazağımı bu uğurda denek olarak kullanmaya karar verdim. 
bi sabahın köründe evde daha kimseler uyanmadan yaramaz çocuklar gibi ses çıkarmadan kestim kazağımı...
sonra artan parçalardan çiçekler yapmaca, yine sessizce...
sonra parçaları birleştirmece. bu arada ev ahalisi hafiften uyanmaya başladı tabii. yatağının üstünde dikiş diken her tarafı yün artıklarına bürümüş yaramaz biraz suç üstü yakalanmış olsa da, yaptığı işe olan hevesi kendisinin kalaylanmasını engelledi çok şükür ;)
dipte genişlemeli not: kazak esnek bir materyal olduğu içün içi dolduruldukça genişlemekte ve kullanıcısını memnun etmektedir efenim!
dipte yaramazlıklı not: efenim internetteki örneklerde kazaklar sıcak suda yıkamak gibi suretlerle daha sökülmez bir materyal haline getirilmiş, ancak ben sabah yaramazlığıyla yaptığım içün kenarlarını içeei kıvırmak suretiyle dikip sağlamlaştırdım çantanın akibetini.
dipte astarlı not: içe kıvırmanın yarattığı hafif görüntü kirliliğinden anneme bahsettiğimde kolay çözümcü ve maharetli bi insan olan annem "ben onu astarlarım sana" dedi hemen. nası da bulmuşsa aynı renk astarı bi güzel de dikmiş. astarı da içerde büyükçe tutmuş ki yükle kazak genişlemek istediğinde astar durdurmasın!
dipte direnen not: ağaç güzel şeydir be! bi bakmışsın gölgesine bissürü dost toplanmış, tanımadıkların gölgede arkadaşın olmuş, sana bissürü şey öğretmiş... velhasılı kelam, yazmaya da ağaç altında oturmaya da devam...

Salı, Mayıs 21

bebe hatun / kopyacılarda inecek varrrrrr!

aplamın tatil dönüşü bozcaada'dan tatil ganimeti olarak getirdiği bebek o kadar güzel o kadar güzeldi ki dayanamadım kopyaladım. adını da bebe hatun taktım!
1 büyük 4 küçük boncuk ve 4 farklı renkte artık kumaşlar işi görüyor. Büyük boncuğun etrafına kumaş bağlanıp altından düğümleniyor, kollar ve göğüsler için de dikdörtgenimsi kumaşlarla aynı şekilde boncuklar sarılıyor. sonra hepsi biraraya getiriliyor, baş örtüsü de eklendikten sonra kol ve gögüslerin altından düğümleniyor ve bebe hatun hazır!
dipte zaman ölçekli ve de kıssadan hisseli not: bebe hatun sanırım eylül ayından beri son haline ulaşmak, sonunda ne olacağına karar vermek için bekliyor, ne olmak istediğini henüz bilmiyor. bozcadada'dan gelen anahtarlık bebecik de zincirlerini koparıp anahtarlıktan sıyrıldığı içün öylee aylak aylak geziyorlar beraber. bu zamane kızları da hep böle anam, bi türlü karar veremiyorlar ne olacaklarına... ( imza: kendi kararsızlığını saklamak için klişelere sığınıp suçu bebelere atan blogcu.)

Salı, Ekim 30

çiçekler yalnızlık sevmezler!

Sanıyormusunuz ki koca koca tarlaların başına korkulukları ürünleri sadece kuşu böceği kovsun diye koyarlar? Hem kuştan böcekten öyle düşman mı olurmuş? O korkuluklar çiçeklere, ekinlere yarenlik, ahbaplık etsinler diyeler asıl!
Bu eli balonlu arkadaşlar, biz fırsatını bulup da sohbet edemediğimizde çiçekçiklerle sohbet etsin, ayakta dikilmekten yorulanlara destek olsun, hasbıhal edip, neşe versin diye saksılarında beklemekteler.
Aslında mısır-insanlar başka bir elişinin parçasılar, benim hep aklımın bi kenarında tuttuğum ama bi türlü fırsat bulup da bitiremediğim "yapıjjamm diye bağırırım" işlerimden birinin öğrenme aşamasında, paylaşma isteğine karşı gelinemeyip, çiçeklerini çok seven arkadaşıma hediyelik olarak yapıldılar. 
Bi hevesle çabucacık yapıldıklarından yapım fotoğrafları yok o yüzden.Bu fotoğraflar da aslında o mısır-insanların sarkıt / sineklik olacak haline aitler ama yapım aşaması birinin ipli, diğerinin ızgara çubuklu olması haricinde aynı.
Mısır-insanın olmasını istenilen boyuta göre -ki benimkiler yaklaşık 15 ve 20 cm'lik tellerdi- kesiliyor, üst kısım önce daire şeklinde bükülüp, kısa tellerden kollar uzun tellerden de vücut ve bacaklar oluşturularak iskelet tamamlanıyor. Sonra mısır yapraklarının yumuşakcana olanları seçilip, 0,5-1 cm aralığında uzun şeritlere bölünüyor ve sıcak silikonla yapıştra yapıştıra iskeletin üzeri kaplanıyor.
Korkuluk halini yaparken de, ızgara çubukları kaplama sırasında sıcak silikonla yapıştırılıp, mısır yapraklarıyla birleşim yeri saklanarak korkuluklara iliştiriliyor. Benim onları yaparkenki neşemi de yansıtsınlar diye 10 sene kadar önce bi hevesle alıp kolye yaptığım boncuklarımdan geriye kalanlarını balonmuş gibi tutuşturdum korkuluklarımın ellerine. He bi de belki çubukların üzerini hem daha güzel görünsün hem de belki çürümeden korur umuduyla ojeyle boyadım tabii :)
dipte süslü not: şimdi biz kolye takınca pek yakışıyo ya, heh işte çiçeklere de korkuluk o kadar çok, o kadar çok yakışıyo!
dipte şarkılı, türkülü not: ne demiş sezen apla, en bi güzel şarkılarını yaptığı eski zamanların birinde "Yalnızlık Allah'a mahsus!"

Perşembe, Temmuz 26

"acelen varsa ne işin var datça'da?"


Ablamın hep anlattığı bi dantel hikayesi vardır, benim muhtemelen "aa bu annem bu da babam olsa gerek" modunda takıldığım, ablamın da bebeklikten çocukluğa geçtiği zamanlara dair. Halihazırda 1 ay evvelini kati surette hatırlayamayan ben, tabi ki bu hikayeyi de hatırlamıyorum ve kati surette hiçbir şeyi unutmayan ablam aralıklarla her anlattığında bi öncekini unuttuğum için yeniden şaşırıyorum. 
Eline tığ almasının mucize sayıldığı miniminicik bir bebedir kendisi, ama o tutmuş dantelden bi örtü yapmıştır! Aynı anda hem şaşkınlık hem de sevinçle karşılanan dünyaya henüz yeni gelmiş örtücük, bi göbeklerinin mutlak surette bi şamana dayandığına inandığımız babanem ve kız kardeşlerinin elinde bulur bi anda kendini! Bakmak için değil tabi ki! Mini mini elleriyle ördüğü dantelin, nazarlara gelmesin diye, dualarla o dönem her evde bulunan demir bir soba küreği içinde yakılıp, evin dört bi köşesinde dumanının gezdirilmesini doğal olarak anlamayan, şaşkın bakışlarla izler mini mini ablam! 
E tabi ki o sıra kendine "acaba suç mu işledim de yakıyorlar?" sorusunu soran bu kadar körpe bi zihin "hadi getirin tığımla ipimi, yenisine başlıyorum!" dememiştir! Eli biraz ürkmüş ama içindeki tığ ve dikiş iğnesi aşkı körelmeyip galip gelmiş ve bu aşk elişi seven çocuk yazımdan hatırlanabileceği üzere abla tarafından kardeşe de bulaştırılmıştır.
Bu sebeptendir ki ablam her türlü elişini canı istemiyorsa reddedebilir ama bu acaip anısına rağmen içinde dikiş iğnesi ve tığ olan bir işi kolay kolay reddedemez!
  
Yıllık iznin bi haftasını akçapakçasında geçirecek olan bu blogçu "fırsat bu fırsat yeni yeni neler yapsam ki?" diye kıvranırken, balkonun perdesi açık kaldıkça salonun karşı apartmanın balkonundakilerce boydan boya görülmesinden hazzetmeyen blogçunun aplası bi fikir ortaya atar: "buraya sineklik alalım!"  Aplasının tığ ve dikiş iğnesi zaafını bilen ve aralıklarla aplanın bu zaafını kullanan blogçunun aradığı fikir ayağına gelmiştir; "hadi buraya datça oyalarından biz sineklik yapalım!" Sene boyunca deli yoğun temposu nedeniyle hacamat olmuş apla tabi ki kabul eder tığla oynayıp rahatlama fırsatını!
İlham kaynağı aslında datça'nın sokaklarında datçalı kadınların yapıp, fotodaki gibi segilere asıp sattığı datça oyasıdır ve aklında o oyayı yapma isteğinin olduğundan ablası sineklikten bahsedene kadar blogçunun da haberi yoktur!
Önce annenin senelerdir "yapıcam" diye diye sakladığı kırkyama kumaşlarından kumaşlar seçilir ve yaklaşık 3.5x3.5 boyutlarında kare kumaşlar kesilir. Annenin el işlerinde kullandığı boncukları da hemen ortaya serilir! Yoğun ısrar ve yalvarışlarla anne de çeteye dahil edilir, balkonda akçapakçanın tatlı esintisinde çaylar yudumlanarak başlanır! Tabi süper aklına güvenen blogçu elindeki mevcut örneğe bakmadan başlayıp çetenin diğer üyelerini de yanlış yönlendirdiği için yaklaşık 150 kadar oya yanlış yapılır ama farkedilince "arada kaybolur yaa" denilerek doğru hali yapılmaya devam edilir!
İşte doğrusu budur:
  
Hazırladıkları oyaların sayısı yaklaşık 450'ye ulaşan çete "vakit bu vakittir vre bacılar, davranın tığlarınıza!" der ve oyaları ipe dizmeye geçerler! Blogçunun oyalara güveni o kadar tamdır ki, her elişinde aklında olan "ben bi canavar mı yaratıyorum?" kaygısı yoktur bile! Ama bu blogçu ve ablasının her biten salkımı perdeye iğneleyip, evdekileri ve eve misafirliğe gelen ahaliyi "nasıl oldu?" sorularına boğmasına tabiki engel değildir!
Oya salkımları artık birlik olmaya başladığında evden sevinç kikirdemeleri ve de fotoğraf makiası kliklemeleri yükselir!
 
İlk başta salkımların neyle asılacağına kafa yorulur, hatta bi ahşap babaya zımparalatılıp boyatılır ama tam "darbeli matkabı da nerden bulucaz şimdi?" soruları sorulurken blogçunun aplası ve annesi tarafından beyin fırtınası yapılarak, blogçunun babasının balık odasındaki storun plastiğinin aşırılıp kullanılmasına karar verilir. Darbeli matkap aramaktan kurtulan, odasındaki perdeyi de hiç umursamayan blogçunun babası yapılan işi beğenmiş olmasının da katkısıyla hemencecik takar mekanizmayı kapının üstüne!
Tabi bu arada salkımların üretim işi de tüm hızıyla devam etmektedir. kızlarının pürtelaş ellerinde tığlarla, dikiş iğneleriyle işlediklerini gören anne "benim kızlarım bulgurluya gelin gitcekler, benim kızlarım bulgurluya gelin gitcekler" diye diye kikirdeyerek dolaşır ve elleri oyadan başka iş tutamayan kızlarını besler! Ve sonunda 750 civarı oyayla tamamlanan datça oyalı sineklik biter! Kızçeler erer muradına, anneyle baba çıkar kerevetine...
dipte itiraf: hani o "arada kaybolur yaa" denilerek yapılan yanlış oyalar vardı ya, heh salkımlar bitti onlar bitmedi iyi mi! :))

dipte püf: biz evdeki artık kumaşları kullandık ama annemin tespiti üzerine kesilince saçaklanmaması ve daha edepli durması için jarse kumaş kullanmak gerekliymiş!

dipte hayal: böle koocoaaa balkonlu bi evim olsun, balkonumun koca bi kenarı böle datça oyalarıyla dolu olsun, rüzgar essin, salkımlar sallansın, rengahenk oyaların arasından güneş süzülsün, dünyalar benim olsun!

dipte başlıktan not: zamanın mümkünse hiç akmak istemediği yerlerden biri bence datça, acelesi olmayan insanlarla acelesi olmayan bi mevsimin beldesi. öyle ki güneş yılın 330 günü kalıp, gitmek için hiç acele etmiyor. hatta süs diye satılan taşlarının üzerinde yazıyor "acelen varsa ne işin var datça'da?" diye. 

Pazartesi, Aralık 5

peki ya lavantadan balıkların yüzdükleri sular nasıl kokar?

Benim bereketli kuşlarıma bayramda arkadaşlık eden balık kardeşleri de onlardan bir süre sonra tanımlandı. Bereket kuşlarımla aynı biçimde "kes-doldur-bol bol kokla" prensibiyle yapıldılar :)
Ama henüz fabrikalaşmayı sevmeyen ve çabuk sıkılan gamze son balıkların bir kısmını yine datça oyaları ve ayrıca cam boncuklarla süslü işyeri lavanta keseleri ve hediyeliklere çevirdi!
Biri ablamın iş yerindeki dolabına, biri benim iş yerime, biri bebek bekleyen arkadaşlarımıza gitti. Sonuncusu henüz sahibine ulaşamadı! :)
dipte mis kokulu ipucu: son lavanta balığının sahibi keçeleri alıp bize gelen süper süsleri yapmamızı sağlayan kişidir! :) kendisini semineri bitmeden bize beklemekteyiz :)

Cuma, Kasım 18

lavantadan kuşlar uçarken geçtikleri yerler lavanta kokar ki!

Uzun tatilleri seviyorum! Hele hele hiçbir şeye vaktim oluyor diye kederlenip kederlenip elişlerimi özlediğimde imdadıma yetişen uzun tatilleri! Bayramlar benim, elişleri zihnimin tatili! Hele de lavanta kokulu elişleri!
Bayramda arkadaş / akraba buluşmaları - ev sohbetlerinden bana kalan vakti liseden kalma bileziklerin ahşap boncuklarını, yılbaşından kalma keçeleri ve annenin dolabından aşırma lavantaları lavanta keseciklerine çevirerek geçirdim..
Eğer Datça' ya gittiyseniz, Datça'lı kadınların özellikle Eski Datça' da sokaklarda yapıp sattığı ucu boncuklu kumaş oyalarını görmüşsünüzdür. Lavanta kesesi-bereket kuşu karışımı süslerim için onların tekniğini keçe oyalar yapmakta kullandım. Gerçi oyalar orada kareden yapılıyor ama ben bu denemede küçük dairelerden yapmayı tercih ettim. Daireyi dörde böldüğümüzü farzedip, karşılıklı köşeleri birleştiriyoruz. Hepsinin birleştiği yeri ufak bir kum boncuğuyla tamamlıyoruz.
Ben bu oyalardan dördünü kenevir ipinde attığım bir düğüme dikerek lavanta süsümün başlangıç noktasını oluşturdum.
Bir desene kuş deseni çizip kalıp hazırladım. Kuşlarmı yarıya kadar dikip lavantayla doldurduktan sonra ucuna Datça oyaları işlenmiş tahta boncuklu kenevir ipini içinden geçirip küçük keseciğimi kapatmaya başladım.
3 Adet uçuşkan lavantalı keseciğimi arka arkaya aynı şekilde ekleyip, kuşlarımın kanatlarını mordan oluşturduktan sonra en üste kanatlarla uymluluk sağlasın diye mor bir kalp yerleştirip bereket kuşlarımı tamamladım.
Sakinleştirici nefis kokularının yanısıra izlemesi keyifli objeler oldular!
Dipte hediyeli not: Benim bereket kuşlarım 3 adettiler. Gökten düşen üç elma gibi sahiplerine gittiler! Biri annemin başına, biri babanemin başına, biri de köydeki günlerimizde bizi öpmeden uykuya göndermeyen, her türlü nazımızı çekip, bizle ilgilenen babamın yengesi ama bizim "hala"mızın başına!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...